Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Sevilay Eriş

Copyright ©2019
Fizik Tedavi ve
Rehabilitasyon Uzmanı
Dr.Sevilay Eriş

Gösterme

RUH YAŞLANMASI 27.02.2017

ruh yaşlanması, ruh yaşlanır mı, ruh nasıl yaşlanır

Ruh yaşlanması, yaşama sevincinin kaybıdır. Yaşama sevinci nedir diye de sorabiliriz pekala.

            Yaşama sevinci, yaşıyor olmaktan, var olmaktan keyif almaktır...Evrendeki eksik parçayı, yüzüncü esmayı tamamlıyor olmanın farkında olmaktır...Üretmektir...Yaşama amacının farkına varmaktır...Bir farklılık yaratabilmektir...Ve tüm bunlardan duyulan derin huzurdur...

            Şu kısa hayatımızda aradığımız şey hep o değil midir ki zaten: Huzur...' Bir tatlı huzur almaya geldik' diyor ya hani Münir Nurettin Selçuk...

            Ağrı, uyuşma gibi şikayetleri olanlar değil de, ruhunu yaşlanmış gördüğüm bir insan ürkütür beni en çok...Sadece yaşamış olmak için yaşayan,  yaşamı sanki sırtında ağır bir yük gibi, bir kambur gibi taşıyan, yaşamın tadından tuzundan keyfinden bihaber, sanki ona biçilen ömrü, günleri doldurmak zorundaymışçasına yaşayan...

            Günler bitsin de nasıl biterse bitsin işte gibi sanki...Ne acı...

            Yaşamak denen o muhteşemliğin farkında olamama hali...

            'Yaşama sevinci mağduru' olma, herhalde bir faninin en büyük cezası olsa gerek. 'Akşam olsa da uyusak ' şekli, nasıl acı nasıl keskin bir kılıç gibi aslen...Hayatın hiçbir amacı olmadığı gibi,  ruhaniyeti de kayıp, kutsallığı da...

            İnsana, yaşamdan keyif aldırtan yüzlerce durum vardır. Bunlar, toplumumuzca zannedildiği üzere, sadece televizyon kutusundaki abuk subuk yarışma programları ile tuhaf dizileri izlemek değildir.

            Bir adada yaşayan bir grup insanın atlayıp hoplayıp zıplamaları veya birbirlerine olan sözlü ve bedensel saldırılarını gün be gün takip etmek hele hiç değildir.

            Bunlar  olsa olsa zamanını hoyratça etrafa saçma (harcama bile diyemiyorum) ve yaşamdan keyif almaya çalıştığını zannetme halidir.

            Vücudunda 100 trilyon hücre barındıran, kat kat bedenden, özenlice yaradılmış beşerin, kendine attığı kocaman bir kazıktır bu anca...

            Belgesel, vasıflı haber, içeriği zengin yarışma ve tartışma programı ile sinemayı, bu kategoriden ayrı tuttuğumu belirtmeliyim...

            Gerek çocukluk travmaları, gerekse tatsız deneyim ve yaşanmışlıklar, haksızlıklar ve acılar, ruhun yaşlanmasında elbette etken olabilirler...Ne var ki yaşanan yaşanmış ve bitmiştir.

            Olanı olduğu gibi kabul etme becerisini geliştirmek, ruhun yaşlanmasını duraksatan ve geciktiren birincil etken gibi durmakta...Bu kabul ediş, aciz ve çaresiz bir bekleyiş değil, gayet mağrur ve hevesli bir kabulleniştir. Bu ayrımın farkında olunası.

            O zaman kendini, senin dışında, senden bağımsız ya da bağımlı gelişen durumlar için yiyip tüketmezsin... Olanı olduğu gibi kabul edersin, vardır bir hikmeti dersin o kadar...

            Acılı veya travmatik ruh da, geçmişe öykünüp durmaktan vazgeçer, önüne ve keyfine bakar artık...Henüz yaşanmamış olanlara...Bir kil gibi donmuş kalmışlara takılıp kalmaz da,  şekillendirebileceklerine bakar...

            Ruhu dinç tutmak ve derinleştirmek, umarsız ve hunharca ekrana (TV veya cep telefonu) bakarak olmadığı gibi,  amaçsız, manasız ve gereksiz sohbetlerle de olmuyor maalesef dostlarım...

            Ruhu genç tutan yiyecekler; sevmek, hayal etmek, okumak, incelemek, araştırmak, düşünmek, derinleşmek, fark etmek, şükretmektir. Değilse beslenemez, aç kalır ruh...

            Türkiye'de diyabet (tip 2)hastalığı oranı %13. Yani yaklaşık 6.5 milyon diyabet hastası bulunmaktadır (Bozulmuş açlık glukozu ve bozulmuş glukoz toleransı ile yüksek risk grubu olarak tanımlanan prediyabet bu orana dahil değildir).

            Prediyabet ile birlikte oran %25'lere çıkmaktadır. Her dört kişiden biri ile olarak düşünürsek gayet ciddi bir oran...

            Şimdi burada diyabete neden olan obesite, insülin direnci, beslenme bozukluğu, hareketsiz yaşam gibi konulara girmeyeceğim. Bu, şimdilik bir başka makalenin konusu olarak kalsın.

            Şeker hastalığının zihinsel nedenini Louse L. Hay; geriye hiçbir tatlılık kalmaması, derin keder, 'keşke öyle olsaydı' düşüncesinden kaynaklanan özlem olarak tanımlamıştır.

            Yani şeker hastalığı adeta ve ne yazıkki yaşamdan alınan tadın yokolmaya başladığına delalet eder gibidir.

            Diyabet hastalarının vücudunun şekere hiç doymaması, adeta ruhsal olarak da  bir doygunluğa ulaşamamayı işaret eder gibidir...

            Sözün özü ve kısası, ülkemizde her dört kişiden biri yaşamdan tat almıyor ve keşkelerle yaşıyor diyebiliriz.

            Her birimiz, tıpkı parmak izlerimiz gibi tek, eşsiz ve biricik yaratılmış olduğumuza göre, ruhu nasıl genç tutabileceğimizin kişiye özel bilgileri de, her bedenin her zihnine nakşedilmiştir (ekranlara değil yani).

            Muhtaç olduğunuz ipuçları, beyninizin asil kıvrımlarında mevcut. Ulaşmanızı temenni ederim...

Sevgiyle Kalınız

Uzm.Dr.Sevilay ERİŞ